Oyku - SAKLI BAHÇE - Blogcu




SAKLI BAHÇE

Ana Sayfa Profilim Arşiv Gönül SIRça bir KÖŞKdür senin YOLunda

Hakkımda

ŞİİR ve ÖYKÜ


Kategorilerim



Yazılarım

.....Hayırlı Bayramlar.......
.........
....resimLERİN Dİli....
....sözlerin ANLAtamadığı yerde....
...anlamSIZIM...
Tan .......Göremem.....
....benDE KALsan gitMESEN...
...içimDE bir YANgın...
...çaRE...
...uykulaLARIMA huzur oL...


Arkadaslarım

aytence
guldiyarindan
kocaozu
keskinlininmutfagi
funda2008
şule yüksel
beyza99
kezibanyenge
yuzumhuzun
yasar ceylan
yildizz42
Adem Armağan
semos09
birfincanacikahve
sedosca
maranki
saracoglukur
cicekbakimi
sevdayeli58
misradansiirler
mustafa mazlum
orkideninelisleri
serinkan
musicplanet
03begum


Bağlantılarım

* Saklı Bahçe
simliresim Oktay usta resmi sitesi Özgür şef resmi sitesi Derya Baykal resmi sitesi


Zıyaretcılerım

Dini yazılarım Gönül SIRça bir KÖŞKdür senin YOLunda




....





Dossıteler

Image Hosted by ImageShack.us ..... gönlümdengeçenler gülengözler


Eglence

.+*°*+.ShininGirl Graphic.+*°*+.



SAKLI BAHÇE


Kalbimde açıyan bir yara gibisin
İnceden bir sızı gibi
Yavaş yavaş sızan
Kan gibisin
Sen varya
Son ana sakladığım
NEFESİMSİN
Benim açılarımı unutturan
Bir umut gibisin
Varsın olsun
Benim olma ama
Seni hissetmeliyim
Sen benim heyacanım
Saklı bahçemin
YABAN ÇİCEĞİSİN





begum




..

müzik - bedirhan gökçe - biçare aşık | izlesene.com

....RÜYA Bir Aşk Öyküsüdür....

33bv9.png 

 

 


aşk aşk aşk -RÜYA Bir Aşk Öyküsüdür

__Sıcak bir temmuz gecesiydi…Adam,gözlerini kapatan bir çift elle birlikte,
balkonunda,birden etrafındaki her şeyin değiştiğini fark etmiş,ürkmez,kork-
maz olmuştu gördükleri ve hissettiklerinden.İçini saran,yumuşacık esintinin
yüzüne vuran sevgi hislerinde,merak içinde kalan adam,yavaşça doğrulmuştu,
karanlık yalnızlığındaki oturduğu sandalyeden.
__Bulundukları yer,sanki aniden,evlerden sızan ışıkların füluğ uzaklığına çe-
kilivermişti.Yıldızların gümüş hüzmeli ışıltıları daha parlak,şezlonguna oturmuş
gibi duran ayın,gümüş akıtmalı ışığı,daha yakın oluvermişti birden.180 katlı
bir apartmanın en üst katının terasındaydılar sanki.
__Heyy’’Akıllı adam,gözlerinde kaybolduğum’’! ! ! bak işte söz vermiştim! ! ! ,
ben geldim! ! ! diye duyduğu, bu sevimli, bu itinası gönül okşayan sözlerle,
kalbinin hızla çarpmasına alışık olmayan adam,bükük boynunun kenarına
kondurulan sevgi öpücüğünün,hemen beraberinde yaşamaya başlamıştı
tüm bu olanları.Arkasından adam, sıcacık sevgi ile dostca gözlerini kapatan
ellere uzandı,dudaklarıyla minik öpücükler,elleriyle yumuşak dokunuşlar
kondurdu onlara.O anda aldırış etmedi yanan ellerine.
__Karanlığın hüznü,gecede,yumuşacık hislerin sardığı birşeylere dönü-
şüvermişti.Aniden,menevişleyerek ışıltılar içinde akıp giden,aynı anda gör-
dükleri bir yıldızı,tebessümle ve göz göze karşıladılar.Eskiden bir yıldız kay-
dığında insanların yaptıklarını düşündü adam,ve dilek tutmuşmudur acaba?
Sorusu geçti aklından.Çünkü kendi,iç geçirdiği hislerinin dileğini tutmuştu.
__Ama işte,sonunda gelmişti O.
Gelmişti,uzun uzak kirpiklerindeki kahve bakışlı sürmeli kadın.
Sevgi sözcüklerinin en güzelini bulmaya çalıştığı,adına en  güzel   şiirleri yaz-
maya çalıştığı.Ve en güzel kokuları derleyip,ve onları en güzel mavilerin kun-
dağına sarıp,en hoyrat rüzgarların sırtında, heyecanla,hasretle ve mor-mor
yanan yıldırımlar gibi özlemle,alel acele,zaman sanki şimdi bitiverecekmiş gibi
yolladığı,tarifi suskularındaki kadın,O mabed-i  muhteşem  kadın gelmişti işte.
__Uzunca bir müddet sustular birlikte, suskularında öylece geceyi seyrettiler.
Sonra kokuları,elleri ve yağmur-yağmur gözleri,tenlerinde birbirine karıştı.
Zaman durmuştu ikisi için de,omuzlarındaki yıkıklık,bakışlarındaki yalnızlık yok
olmuştu.Gözlerindeki uçuşan kırlangıçlar aşkı taşıyordu onlara,koklanmamış
bir çiçeğin kokusunu ve tadılmamış aşkların mutluluğunu sağıyordu onlara.
Öylece rüya  tadında  geçti gece.
__Ama adam olanlara o kadar çok inanmıştı ki,uyandığında aradı ellerinde,
aradı gözlerinde,teninde,kabüllenmesi  güc  oldu,sanki hala kokusu oracıktaydı
Öylece durdu ve yüreğini yokladı,
anladı adam;
''arta kalanlar yalnızca bir tebessümdü''.
Ama zaten inanmak çok güçtü,
çünki seçici oydu,
O mabed-i aşkı,O birtanecik biriciğiydi.

 

Ferudun Ergan

 

 


 


Tarih: 13:16, 24/11/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

....GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER..


Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula baslayınca isler değişti. Arkadasları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu.

Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti Annesinin bir pamuğa benzettigi yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.
"Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu.
Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüstü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthis bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanindaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi.
"Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor:
"Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!." diye gülümsedi.
Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."




Tarih: 02:03, 12/11/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

........DÖRT keleBEğin öyKÜSÜ.....


Bir zamanlar 4 kelebek ateşin sırrını çözmeye karar vermişler, sonra hep beraber yanan bir ateşin yanına gitmişler...

Aralarında konuşurlarken 1.kelebek:

- "Önce ben gideceğim ve ateşin sırrını çözüp size de söyleyceğim." demiş ve gitmiş...

Şöyle bir ateşin etrafında dolanmış, gelmiş. Arkadaşlarına:

- "Ben ateşin sırrını çözdüm: Ateş ışık yayan bir şey." demiş...

Kelebekler buna ikna olmamışlar. Ateşin bundan daha büyük bir sırrının olduğunu düşünmüşler.

Sonra 2.kelebek:

- "Ben gideceğim, ateşin sırrını çözeceğim ve size söyleyeceğim." demiş ve gitmiş...

Ateşe biraz daha yaklaşarak bir tur atmış ve gelmiş. Arkadaşlarına:

- "Ben çözdüm ateşin sırrını: Ateş ısı veren bir şey" demiş...

Kelebekler buna da ikna olmamışlar.

3.kelebek:

- "Ben gideceğim ve ben ateşin sırrını çözeceğim." demiş ve gitmiş...

3. kelebek biraz daha cesaretliymiş. Ateşe yaklaşmış, o kadar yaklaşmış ki ateşin yalımı kelebeğin kanatlarını yalayıp geçmiş. Kelebek döndüğünde arkadaşlarına:

- "Asıl ben, ben çözdüm ateşin esrarını" demiş büyük bir heyecanla...

- "Ateş, yakıcı bir şey." demiş.

4. kelebek ikna olmamış bir türlü. Ateşin asıl sırrının bu olmadığını düşünmüş inatla. Birden arkadaşlarının yanından ayrılmış ve ateşe doğru gitmeye başlamış. Arkadaşları ne olduğunu anlayamamışlar bile. Sadece izlemeye başlamışlar. 4. kelebek önce ateşin etrafında bir tur atmış. Sonra bir tur daha ve bir tur daha. Her seferinde ateşe daha çok yaklaşıyormuş. Artık o kadar çok yaklaşmış ki alevler kanatlarını kavurmaya başlamış. Ateşin etrafında son bir kez daha dönmüş ve ateşin içine kendisini bırakmış. Küçük bir parıltı yanıp sönmüş ateşin içinde...

Ateşin hakikatte ne olduğunu sadece bu kelebek anlıyor tabiki. Geri gelip arkadaşlarına ateşin ne olduğunu anlatamıyor, zaten anlatması da gerekmiyor...

Çünkü; ateş aşkdır ve anlatılmaz, sadece yaşanır...

Bizler de hayatımız boyunca birşeyleri anlamaya çalışırız ve bunu da 3 kelebek gibi yapmaya çalışırız. Yani hepimiz 4.kelebeğin yaşantısını isteriz ama 3 kelebeğin hayatını yaşayıp dururuz....
Alıntı.





Tarih: 23:45, 4/11/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

......miNİK SERce vePEri........


Dağlar, bulutlara aşkindan ağlar olmuş,

Bir gün ona dokunmak

Saniyelik bile olsa onun sıcaklığını

Hissetmekmiş tek hedefi..

Her gece, güneşin doğusuyla feryat yakmaya baslar,

Ona seslenişi her yeri sallar,

İçindeki sevda ateşi gün geçtikce büyür

Bazense patlarmış..

Biz insanlar bunlara doğa desek te;

Milyonlarca yıldır bir aşk hikayesi

Sürüp gidermiş..



Bulutlar, her gün tüm zerafetiyle salarmış eteklerini,

Bilmezmiş dağların ona sevdalı olduğunu

Onun için her gün ağlayıp , özlemler çektiğini..

Onu unut demiş bir gün bir kara ağaç

Kavuşamazsın hiçbir zaman, birleşemezsin

O kadar yükseğe ulaşamazsın..

Ve bir gün eğmiş boynunu aşık dağ

Yaşlanmışta iyice..

Son kez bağırmış umutsuzca bulutlara

Seni Seviyorum…. seni seviyorum..

Susmuş..



Yıllar geçmiş artık, çökmüş yaşlı dağ

ölümü ister olmuş çoğu zaman

Onsuz yaşamaktansa, yok olmakmış

Her gece dilediği tek dua..

Soğuk bir şubat sabahı

Bulutların arasından bir peri düşmüş

Dağın eteklerine..

O kadar güzelmiş ki

Yaşlı dağ etkilenmiş ve sormuş:

“Sen kimsin” diye,

Konuşmamış rüzgar saçlı peri,

Gülümsemiş ve ellerini dağın kalbine yaslayıp

“Bende Seni Seviyorum” demiş.



Yaşlı dağ, gözyaşlarını tutamamış bir an

Sarılmakmış tek istediği sevdalısına

Onu öpmek, saçlarını koklamak..

Tüm sevinci ve heyecanı bir anda yok olmuş,

Onun bir eli yoktu perisini sarsın

Bir başı yoktu ki dizine yatsın

Sadece bir kalbi vardı kimsenin bilmediği

Derinliğinde gizli..



Rüzgar Saçlı Peri, inmiş dağın eteklerinden kalbine

Yaşlı dağın, ağlamaları yeri göğü sarsıp

İçindeki ates her yeri yakmaktaymış.

Rüzgar Saçlı Peri, buldu dağın kalbini.

Ve bir bıçakla yardi kendi yüreğini,

Kalbini çıkartıp ikiye boldu,

Yarısını dağın sonu belirsiz karanlık uçurumuna bıraktı,

Sonra yere yığıldı güzel peri, ölüyordu..

Ama mutluydu..

Belki de o da sevmekteydi milyonlarca yıldır onu..

Koca dağın karanlığından bir serçe uçarak kondu perinin dudaklarına

Onun hareketsiz vücudunu yerde gördü,

Ve ağlamaya başladı, hıçkırarak..

Milyonlarca yılın özlem şarkısını söyleyip

Arada bir durup ona bakmaktaydı..

Serçenin gözyaşları, tekrar hayata getirdi periyi

Bir ödül dü bu yılların hasretine karşılık..

Peri, önce şaşırdı sonra ise serçeyi eline alıp

Bir öpücük kondurdu

Ağlamaktan kurumuş gagasına..

Dağ bir anda yerle bir oldu,

Bulutlar kayboldu..

Gecenin karanlığı, şimşeklerle gündüze dönüştü.

En parlak yıldızlar adlarını yazdı o gün gökyüzüne



Minik Peri

ve

Serçesi...
Tutku  Bakay











Tarih: 14:00, 28/10/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

.......GüL kıZ........


Genç adam, işe giderken hergün yolunun
üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan
geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini
neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe
güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya
başladı . Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin
gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her
geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp
kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.
Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini,
içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin
arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri
kaçtı. Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın
diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir
güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin
etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre
biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm
umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan
bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına
geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.
Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün,
daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam
gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola
bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla
geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen
korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini
hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş
müydü !.. Genç kız yine hergün tüllerin arkasına
geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de,
artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış,
ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti.
Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen
yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara
perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda
oynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimse
yaşamıyor mu?" Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın
yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan
korkarcasına, başka bir soru sordu ;
" Burda yaşayan genç kız ne oldu ?"
Çocuklardan biri atıldı; "O öldü."dedi, genç adamın
yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden
başka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla
annesiyle babasının yanına koştu,
güller arasında, sallanan sandalyede
oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
"Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !.."
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç
görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan
ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme
yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi,
yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu
bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı...

Ahmet Ünal ÇAM


Tarih: 01:28, 5/10/2009 Kategori: Oyku
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

......deNİZ yılDIzı........



 Deniz  yılDIZı

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden
bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder
gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile
vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir
adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...

Bu  yazıyı çok sevdim  ne garip hayata tek bir olay için bir sürü  düşünce ve fikir var.Senin  üzüldüğün  için bir diğeri  önemsemeyebiliyor
veya  bazen bu olaydaki yazar  gibi gereksiz  görebiliyor  ne acıki
hayatta biz anlayabilenler için çok dersler var.
Önemli olan o derslerden nekadar aldığımız veya alabildiğimizdir.Umarım  hayatı herzaman  doğru yanıyla görebilenlerden olalım,nede olsa bazen olaylara  mantık gözüyle bakıyoruz,bazende kalp gözüyle bakıyoruz.Ama diliyorumki biz  Yaradanımızın  razı olduğu gözle  bakabilelim  .....


Tarih: 00:46, 5/10/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

...AŞKIN var olma sebebi...

Arthur, Merlin in yanından ayrılmadan önce çok karamsarlaştı.

Nerdeyse onbeş yaşındaydı ama diğer insanları çok az görmüştü.

    - "Onlara katılacağın için üzgün müsün ?" diye sordu Merlin.

    - "Herşeyden önce sen de onlardan birisin."

    Arthur uzaklara baktı.

    - "Hüzünlüyüm ama sebebi bu değil."

    - "Peki ne öyleyse?"

    - "Sana bir şey sormak istiyorum ama nasıl soracağımı veya sorsam mı sormasam mı bilmiyorum."

    - "Durma"

    Arthur kararsız bir şekilde baktı.

    - "Bana öğrettiğin dersler hakkında değil.Ama herşeyden çok

bilmek istediğim bir şey, yani bana söyler misin acaba..."

    Boğazı düğümlendi ve durdu.

    - "Belki de aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsun?"

    Arthur kafa sallayarak onayladı. Merlin in önsezisi ile kurtulmuş

olmaktan mutluydu. Yaşlı büyücü bir süre düşündü ve

    - "Herşeyden önce unutma ki gerçekten önemli bir şey sordun. Aşk

hakkında sözlerle anlatılamayacak bir şey vardır, ama önce benimle gel" dedi.

    Arthur u öğle güneşinin parladığı bir açıklığa götürdü. Merlinin elinde

güneşe doğru tuttuğu, yanan bir mum belirdi.

    - "Yanıp yanmadığını görebiliyor musun ?" diye sordu.

    - "Hayır" dedi Arthur.

    Güneş o kadar parlaktı ki mumun alevi görünmüyordu.

    - "Ama bak" dedi Merlin. Bir pamuk parçasını muma yaklaştırdı ve pamuk hemen yanıverdi.

    - "Bunun aşkla ne ilgisi var?" diye sordu Arthur, ama Merlin

yanıtlamadı. Sadece yılan otunun çiçeğini alıp suyundan iki damla

Arthur un parmaklarına sıktı.

    - "Tadına bak" dedi.

    Arthur yüzünü ekşitti.

    - "Çok acı" dedi.

    Merlin çocuğu göle götürüp ellerini yıkamasını söyledi.

    - "Şimdi suyun tadına bak" dedi.

    - "Acılık kaldı mı?"

    - "Hayır" dedi Arthur.

    - "Ama bunun aşkla ne ilgisi var?"

    Merlin yine karşılık vermedi ve çocuğu ormanın daha da derinlerine götürdü.

    - "Şimdi kıpırdamadan otur" dedi sessizce.

    Arthur söyleneni yaptı. Biraz ileriden bir fare açıklığa fırladı, ama

daha hareket edemeden bir kartal fareyi kaptı ve avıyla birlikte


yüksek sarp kayalıklardaki yuvasına uçtu.

    Arthur şaşkınlıkla,

    - "Ama bana aşktan bahsedeceğini söylemiştin. Tüm bu gösterdiklerinin aşkla ne ilgisi var?" dedi.

    - "Dinle" dedi ustası.

    - "Güneşe tutulduğunda görünmeyen mum gibi egon da aşkın

dayanılmaz gücünde eriyecek. Gölün suyuyla yıkandığında kaybolan

acılık gibi, hayatının acılığı da aşkla karıştığında en berrak sular

kadar tatlı olacak. Ve kartalın avını yakalaması gibi kendine verdiğin

önem de, seni içine alan aşkın gözünde bir pırıltıdan ibaret kalacak."

    Sevginin gücü, . saflığın gücüdür. Sevgi kelimesi bir çok şekillerde

kullanılır ama o, büyücü için kutsal bir kelimedir, çünkü onun için sevgi,

    - "Tüm kötülükleri yok ederek sadece asıl ve gerçek olanı bırakan" demektir.

    - "Korktuğun sürece gerçekten sevemezsin" diye uyardı Merlin.

    - "Öfkelendiğin sürece gerçekten sevemezsin. Bencil egon var olduğu

sürece gerçekten sevemezsin."

    - "Peki o zaman nasıl sevebilirim ki?" dedi Arthur, korku öfke ve

bencilliğin sıkça deneyimlediği şeyler olduğunu bilerek.


    - "İşte işin gizemli kısmı burası" diye yanıtladı Merlin.

    - "Saflıktan ne kadar uzak olursan ol, sevgi seni arayacak ve sen sevene kadar seninle uğraşacak."

    Sevgi, kötülükleri ortadan kaldırmak için hep iş başındadır.

Sevgisiz insan diye bir şey yoktur; yalnızca, sevginin gücünü

hissedemeyen insanlar vardır. Görünmeyen ve ebedi olan sevgi, duygu

ve heyecandan öte bir şeydir; o, hazdan ve hatta bir vecd halinden de

ötedir. Büyücünün gözünde o, soluduğumuz hava, her hücredeki

devinimdir. Sevgi evrensel kaynağından herşeye nüfuz eder. O, mutlak

güçtür. Çünkü zor kullanmadan herşeyi kendine çeker. Sevgi, acı

çekilirken bile, zihin ve egodan uzaklarda görevini yapar. Sevgi ile

kıyaslandığında diğer tüm güç çeşitleri zayıftır.

    - "Sen bir kral kadar güçlü müsün?" diye Merline sordu Arthur.

    - "Bir kralın güçlü olduğunu nerden çıkarıyorsun?" diye karşılı verdi Merlin.

    - "Krala gücü, her zaman ayaklanıp bu gücü geri alabilecek halkı

tarafından verilir. Bu yüzden tüm krallar korku içinde yaşar bilirler ki

sahip oldukları herşey ödünç alınmıştır. Ülkenin en fakir kişisi bile


kraldan daha zengindir; ta ki kral, gücünü bırakıp sevgiye teslim


olana . kadar."

    - "Hayattaki gerçek güç içten gelir. Dünyayı sadece içten gelen


sevginin ışığında görmek, zedelenmez bir huzurda korkusuz

yaşamaktır."

    - "Sevgi ile ilgili, insanların dikkatinden kaçan birçok sır vardır.

Sevilmek için önce sevmeniz gerekir. Birisinin sizi koşulsuz olarak


sevdiğinden emin olmak istiyorsanız, onu koşulsuz sevmeniz gerekir.


Birini sevmeyi . öğrenmek için önce kendinizi sevmeniz gerekir."

    - "Bunların çoğu açık gibi görünüyor. Peki o zaman niye böyle yapmıyoruz?"

    Büyücünün cevabı şudur:

    - "Sevgi ortaya çıkarılmalıdır; onu reçine gibi gizleyen öfke, korku

ve bencillik katmanları soyulmalıdır. Tamamıyla sevgi dolu bir hayat


için şu anda sahip olduğunuz hayatı saflaştırın. Sevgiye yaklaşmanın

doğru ve yanlış bir yolu yoktur."

    "Ümitsizce sevgiyi arayan bir insan" dedi Merlin, "ümitsizce suyu


arayan balığı hatırlatır."

    Yaşam çok sevgisiz gibi görünebilir, ama insanı sevgiden yoksun


bırakan "dışarıdaki dünya" değil, onu algılayanın gözleridir.

    Sevgiyi hayatınızın değişmez ve tam bir parçası haline getirmek


istiyorsanız, önce şu an sevgi dediğiniz şeyi yeniden tanımlamanız

gerekir. Çoğumuz sevgiyi birine duyulan çekim, önemsendiğimizi

hissettiren bir beslenme kaynağı, haz ve keyif, güçlü bir his veya

heyecan olarak düşünürüz.Her ne kadar bunlar sevginin birer yönüyse

de, büyücü bunların en iyi ihtimalle tam olmadığını söyleyecektir.



    - "Ölümlülerin tarif ettiği sevgi, zayıflayıp yok olmaya

mahkumdur" dedi Merlin.

    - "Sizin sevgi dediğiniz şey gelir ve gider. Bir arzu objesinden

diğerine atlar. Arzularınız reddedildiğinde çabucak nefrete döner.

Gerçek sevgi değişmez. Onun bir objeyle ilgisi yoktur ve başka bir


duyguya dönüşmez, çünkü en başta o, bir duygu değildir."

    Tüm sahte sevgileri terkettiğinizde geriye ne kalır? Yanıtı kendini

kabullenmeyle ortaya çıkmaya başlar. İçsel bir güç olan sevgi önce

içinizde, yine kendinize yöneltilmiş olarak belirir.



    - "Ölümlüler sevgi için huzursuz ve endişeli bir şekilde telaşlanıp

dururlar" dedi Merlin.

    - "Sevdiklerine sahip olamazlarsa öleceklerini zannederler. Ama

gerçek sevgi sizi huzursuz etmez, çünkü onun ifade edilmeye ihtiyacı



yoktur. En sevilen kişi bile sizin bir parçanızdır. Başkasından


alacaığınızı zannettiğiniz sevgi, farkındalığınızdaki bir sınırlılığın

belirtisidir. Büyücü için tüm sevgiler benlikten gelir."

    - "Bu, kulağa çok bencilce geliyor" diye itiraz etti Arthur.

    - "Benliği ego ile karıştırıyorsun, ama gerçekte benlik ruhtur" diye

yanıtladı Merlin.

    Bencillik ise sahiplenmek, kontrol etmek ve hakim olmak isteyen

ego dan kaynaklanır. Ego, "Seni seviyorum, çünkü sen benimsin"


dediğinde sevgiden değil, üstünlük kurma ve sahiplenmekten bahseder.


Gerçekten sevmeyi öğrenenler ilk önce bencilliği bırakmışlardır. İşte


bundan sonra çok değişik bir deneyim başlar.

    - "Peki bu nasıl bir şeydir?" diye sordu . Arthur.

    - "Bunu hiç bilebilecek miyim?"

    - "Bir gün bu huzursuzca telaşın bittiğinde, ufak bir ışık göreceksin

kalbinde. İlk önce bir kıvılcım büyüklüğünde olacak, sonra bir mum

alevi ve nihayet cayır cayır yanan bir ateş. Sonra uyanacaksın ve bu

ateş güneşi, ayı ve yıldızları kaplayacak. İşte o anda evrende sevgiden

başka bir şey kalmayacak, ama yine de bunların hepsi kalbinde olacak.








Tarih: 09:54, 5/6/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

...Sevginin GÜÇÜ....


Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı ormanlardan birinde güzel bir göl vardı. Suyu berrak mı berrak, serin mi serin...

    Gölün kıyısında hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanıbaşında o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi . kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı. Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum, asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün...

    Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar, şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını unutuyorlardı şu koskoca orman içinde...

    Rabbim, diyordu papatya içinden kimi kez. Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki? O suyun içinde yaşar bense toprakta... Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı...

    - Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki... Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum... Evet, orada olduğunu bilmek, sesini duymak, güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine dokunayım. Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer... Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek...

    Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini:

    - Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın, ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme. Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi istiyorsan yürekten iste....Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti, ne makamı, ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler... Onun fermanı okunmaya başladımı her şey susar. Her şey çaresiz kalır...

    Sevgi söz konusu olduğunda kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz. Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir. Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren... Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik katmakta, yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya...

    Şimdi kapat gözlerini sımsıkı... Sıyrıl tüm düşüncelerinden... Yalnızca ama yalnızca beni düşle... Yanımda olduğunu, gölün sularında elimi tuttuğunu hayal et... İste beni... Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur!..

    Papatya, nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine... Kendini güzeller güzeli çiçeğinin yanında farzetti. İstedi... İstedi...

    - Aç gözlerini!, dedi nilüfer. Paptya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında... Sevgili çiçeğinin yanında, gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da...

    Sevmek...
    İstemek...
    Hayal etmek...
    İnanmak...
    Olmayacak şey yoktur!
    Eğer ki; bu duygulara sahipseniz...




Tarih: 09:06, 5/6/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

YAŞLI ÇINAR VE ZEYTİN GÖZLÜ ÇOCUK







YAŞLI ÇINAR VE ZEYTİN GÖZLÜ ÇOCUK


      Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.

       Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.

       İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, coşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları. Ulu çınarına gitmeliydi. Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu, koştu, koştu.

       İlkbaharın kokusunu ciğerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran soluğunu dinlendirdi önce. Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle... Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

       Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.

       Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık. Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki.

       Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu. Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Neredesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı.

       Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.

       Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu.

       Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...

       Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi.

       Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.

       Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısınsın, yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi.

      Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı ! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.

      Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda' dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine, yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı çınara fısıldadı: '' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'' ...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın yakınmalarını :


YORGUN ve YAŞLI BİR ÇINARIM Ben dalları fırtınalarda kopmuş yorgun ve yaşlı bir çınarım binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız Alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk hülyalı gülüşler gözlerinle görmek istiyorum sabahı dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum umutlu ve şen ne zemheriler gördüm ben ne fırtınalar geçirdim çağının ışığıyla yak beni çağının ışığıyla sar, üşüyorum gövdemde kaç balta izi var kaç kan lekesi alnımda nice ihanetler gördüm ben nice zulümler üşüyorum alnı gül işlemeli baharlar getir bana umudu sevda kokan sabahlar gözlerinle görmek istiyorum yarınları dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum pınar seslerine kat başak tanelerine koy arıt beni günahlarımdan lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar kocaman bir yürekle ey çocuk beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa bırakma ellerimi n'olur Bırakma ellerimi ...



Nuri CAN
( Erzincan , 2002 )

Tarih: 23:44, 26/5/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

SONSUZ olmak diye birşey !!!





Büyük çınar bir kıyıdaydı, küçük çınar öbür kıyıda.
Aralarında bir ırmak akardı.
Birbirlerine bir ırmak kadar yakın ama bir ırmak kadar da uzaktılar.
Büyük çınar olgundu, ergindi, deneyimliydi, adı Zer'di.
Küçük çınar ise tazeydi, canlıydı.
Adı da Sim'di.
İkisini ayıran ırmağın adını Firak koymuşlardı
Çevrede başka ağaç yoktu sanki.
Onlar sadece birbirlerini görür, sever, özler ve isterlerdi.
Baharda süslenir, yazda yapraklanır, güzün sararır, kışın soyunurlardı
Filizlenip yapraklanmaları kavuşma arzusundandı; sararıp solmaları ayrılık acısından.
Kar, fırtına, ayaz oldumdu, Zer, Sim için üzülür, Sim de Zer için kaygılanırdı.
Tek dilekleri vardı: Kavuşmak.
Ayakları yoktu ki koşsunlar birbirlerine.
Kanatları yoktu ki uçsunlar.
Hiç olmazsa birisi ırmağı geçebilseydi.
Hayır!
İmkansızdı bu.
"Yan yana olsak!" derdi Zer.
"Can cana yaşasak!" derdi Sim.
Güneş etrafı aydınlatmaya başladımı neşelenir, battımı üzülürlerdi.
Gerçi karanlık da engel olamıyordu onlara.
Sabahlara kadar hayaller kuruyor, rüyalar görüyorlardı.
Gece mehtaba bakarlardı ikisi de.
Bu ortak görüntü birbirlerine bakıyorlarmış gibi bir his verirdi onlara.
Semaya bakarken hayal kurmaları daha kolay oluyordu .
"Parlayan ay!" derdi Zer.
"İkimize pay!" diye tamamları Sim.
Gerçi konuşmadan da anlaşırlardı ama zaman zaman da konuşurlardı.
Rüzgar sırdaşıydı onların.
Fısıltılarını taşırdı.
Kıyıdan kıyıya şiirler, iç çekişleri, özlem çığlıkları götürüp getirirdi .
"Yanında olsam!" derdi Zer.
"Yanımda olsan!" derdi Sim bir yankı gibi.
Bir de kuşlar vardı!
Halden anlayan kuşlar.
Gelirler, dallarında yuva kurar, kollarında uyur, anne olur, baba olurlardı.
Derinden derine ah eden ağaçların postacılarıydı kuşlar.
Mektuplaşırlardı bazen. Birbirlerine yapraklar gönderirlerdi.
Rüzgar, özel bir ulak gibi çalışırdı o zaman.
Zer'in yaprakları Sim'e uçar, Sim'in sayfaları da Zer'e konardı.
Bazen müzikti taşınan, bazen şiir.
Sevgi, özlem, ayrılık sözleri söylerlerdi birbirlerine.
Bir sırları vardı aralarında.
Adını söylemiyor ama en yoğun biçimiyle paylaşıyorlardı.
"Sendeyim!" derdi biri.
"Bendesin!" derdi diğeri.
Söz ve anlam gibiydiler.
Görünürde ayrıydılar belki ama hakikatte birdiler.
Buna inanırlardı ama yine de kavuşma arzusuyla yanmaktan alamazlardı kendilerini
"Sen büyüksün, ben yetersizim." derdi Sim, incecik sesiyle.
"Sen baharsın, ben yazım." derdi Zer.
Sonra ikisi birden haykırırlardı:
"Sen , ben yok, biz varız, birbirimizi tamamlarız."
Evet, yan yana değillerdi ama onlar kavuşma sevincini başka türlü yaşarlardı.
Sonbahar geldimi ikisinin de yaprakları dökülürdü yere.
Özlemle sararan yapraklardı bunlar.
Rüzgarla karşı kıyılara uçuşan yapraklar, birbirine karışırdı o zaman.
Kendileri kavuşamasa da parçaları kavuşmuş olurdu böylece.
Esintilerin tesiriyle yaprak yaprağa oynaşırlardı.
Bir kavuşma yöntemleri daha vardı:
Gölgeleri, yaprakları, şiirleri, özlemleri, sevgileri suya dökülürdü.
Irmak vuslat yuvaları olurdu.
Su aynasında beraber görünürlerdi.
Sevinirlerdi!
Buna da razıydılar ama bu hal uzun sürmedi.
Ormana bir oduncu geldi.
Korkuyla titrediler.
Eli baltalı adam, hangisini kessem acaba, diye bakınmaya başladı.
Bir celladın gözleriydi gözleri!
Hem Zer, hem de Sim celladı kendilerine çağırıyorlardı.
"Bana gel, beni kes bak.
Ben çok yaşadım." diyordu Zer.
Sim ise, "Ben tazeyim, beni kes, zorluk çıkarmam sana." diye haykırıyordu.
Oduncu ince ve kolay olana yöneldi.
Henüz hayatının baharını yaşayan Sim'i kesti, devirdi.
Taşısın diye attı ırmağa.
Zer'in göklerde yankılanan feryadını işitmedi bile.
Zer: "Beni de, beni de kes!" dediyse de duyuramadı sesini.
Giden sevgilinin ardından acıyla inledi.
Rüzgara yalvardı o zaman.
"Lütfen es!" dedi.
"Hiç esmediğin bir güçle es, fırtına ol!"
"Niçin?" diye sordu rüzgar.
"Beni suya devir, bak o gidiyor." dedi Zer.
Durumu kavradı rüzgar, görülmedik bir hızla, şiddetle ve tutkuyla esti, esti, esti.
Fırtına oldu.
Zer'in yıllanmış gövdesi dayanamadı bu fırtınaya.
Suya devrildi. Sim'in ardı sıra akmaya başladı.
"Elbet bir yerde buluşuruz." diyordu.
"Nasılsa aynı yöne gidiyoruz.
" Öyle de oldu.
Yüz yüze bir kereste fabrikasının önüne vardılar.
Adamlar geldi yanlarına.
İkisini de ırmaktan çıkardılar, kestiler, biçtiler, tahtalar haline getirdiler, depoya götürdüler.
Depocu, üst üste koydu parçalarını.
Aylarca kurudular orada.
Hayatlarından eser kalmadı.
Duyguları ise dipdiriydi.
Gece oldumu fısıldaşıyorlardı aralarında.
Tek duaları vardı: Asla ayrılmamak.
Bir mobilyacı aldı tahtalarını.
Atölyesine götürdü, güzel bir çalışma masası yaptı. Satmak için vitrine koydu.
Masanın içinde fısıldaşıyorlardı. "Şimdi bir olduk artık." diyorlardı.
"Bu masaya bir isim gerek.
" Geceler boyu düşündüler: "Simuzer olsun!" dedi Zer.
İki isim teke inecekti böylece.
"Olsun" dedi, Sim.
Vitrindeydiler.
Caddece bir adam ve bir kız gördüler.
Hızlı yürüyorlardı.
Aceleleri vardı sanki.
Birlikteydiler ama ayrı gibiydiler.
Onların da aralarında bir ırmak mı vardı yoksa?
Gönül gönüleydiler ama el ele değillerdi.
Bir sırları mı vardı acaba?
Söylenmemiş sözler gibiydi erkek.
Yazılmamış şiirlere benziyordu kız.
"Bize benziyorlar." diye fısıldadı Sim.Aylar birbiri ardınca geçti, gitti.
Vitrindeydiler, yine masanın üstünde bir gölge hissettiler.
Bir erkek gölgesi.
O adamdı. Yanında yazılmamış şiir yoktu şimdi.
Nerelerdeydi acaba?Adamın gözlerinde hüzün vardı.
Yüzü gülerken eşlik etmiyordu gözleri.
Tebessümünü yitirmişti adam.
Onu arar gibi ısrarla masaya bakıyordu.
İçeriye girdi, pazarlık etti, masayı aldı, odasına götürdü.
Şiirler yazacaktı üstünde.
Yazıyordu da.
Sim ve Zer, bu durumdan memnundular.
Hayatsız bir yaşantıları vardı işte!
Kupkuru bir hayattı bu.
Olsun! Şiir yazıyordu ya adam.
Az şey miydi?
"Ona yardım edelim." dediler.
"Ne yapalım?" diye sordu Zer.
"Ona bizi anlatalım, işitsin de öğrensin sevgimizi.
Belki, bizim de destanımızı yazar.
"Gece konuşacaklardı.
Hep gece konuşurdu onlar.
Geceyi beklerse işitebilirdi adam.
Konuştular da.
Adam gecelerde hiç mahrum kalmadı ilhamdan yana .
Birlikteydiler, mutlu olmaları gerekirdi ama değillerdi işte.
Bir sızı vardı gönüllerinde.
İnce bir sızı.
Yaşanmamış hayatlardan kalan bir boşluk gibiydi.
Böyle olmamalıydı.
Zer derin bir ah etti.
Kendi kendine konuşur gibi "Nehrimizin kıyısında yan yana olsaydık" dedi.
"Can cana yaşasaydık." diye inledi Sim.
acı dolu sustular.
Dallarını, yapraklarını, kuş cıvıltılarını, yağmur şıpıltılarını, ırmak türkülerini rüzgar uğultularını hatırladılar.
İç geçirdiler.
Artık ne baharlar vardı, ne de yazlar.
Şimdi kupkuruydular.
Gözyaşı bile dökemeden uzun zaman ağladılar.
Fısıldaşmaları dileklere dönüştü.
Her gece bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlardı.
Geriye dönüş imkansızdı.
Anlamışları ama ileriye gidiş mümkündü.
bunu farkettiler.
Yalnız hatıralar yoktu ki.
Ümitler ve hayaller de vardı.

"Cennette olsak." diyordu Sim.
"Yan yana yaşasak." diyordu Zer.
"Önümüzden bir ırmak aksa..."
"Irmak bizi ayırmasa..."
"Dallarımıza kuşlar konsa..."
(Ömer Sevinçgül)

Tarih: 22:40, 21/5/2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı
<- Sonraki Sayfa ->






SAKLI BAHÇE


Yıllarımı boş yaşamışım..
Sevgim sana koca bir deniz gibi
ÖZLEDİM Seni...
Gecenin arkasından gelen gün ışığı gibi..
Seni ben GÜNEŞİ bekler gibi beklemişim...
Yeni farkettim...
Ben seni deniz zannetmiştim
Oysa sen bana koca bir
OKYANUSMUŞSUN...
Sende boğuldum öldüm,
Korkuları yaşadım,heyecanı yaşadım,
Küçük büyük tüm mutluluğum oldun
Ben bir toprak gibi sevmiştim seni
Bir gülün filizlenip kök salması gibi bekledim seni
Kurumuş bir dal gibiydim
Ben suya hasret,
Bir damla ol istedim dudağımda
Kendini çöle vurmuş,kızgın kum tanesiyim ben
Sen bana o çölde serap gibisin sevdiğim ...
işte öyle özledim seni ben
Bu masum günah ikimizin...
Begum





begum